-Yaşayıp yaşayıp yaşadıklarımı çöpe atmak zorunda kalmaktan artık çok yoruldum. Durulmak, yerleşmek, bir sürü anı biriktirmek ve ömrümün sonuna kadar o anılarla yaşamak istiyorum.-

demiştim. Demiştim ama bu istek bu dünyaya fazla. Yaşadıklarına bağlanmamak en güzeli.
Her şey son buldu. Bir daha oraya gitmeyeceksin, bir daha o yatakta oturmayacaksın, bir daha ona bakıp gülmeyeceksin, bir daha, bir daha.

İnsan nasıl da kırılabiliyormuş temelinden. Nasıl da bin parçaya bölünüyormuş. İnandığım, tutunduğum ne varsa hepsi gitti. Bir ben kaldım, kendimle. Etrafımdaki insanların içlerinde kötülük barındırmadıklarına inanacak kadar naif bir insandım, içinde bulunduğumuz ana kadar. İnsanlara körü körüne güvenecek kadar ve o güveni hiç sorgulamayacak kadar naif. Çünkü o yapmaz, çünkü o canımı acıtmaz. Bir insan canını bile isteye acıtıyorsa iyi değildir. Bunu en beklemediğim yerden darbe yediğimde anladım. Ağlasan ne, isyan etsen ne, kızsan bağırsan ne.

İğrenç bir renk tıpkı bir hastalık gibi güzel, renkli, mutlu ne kadar anım varsa hepsini sardı, hepsine yayıldı. Temizlemek için çok uğraşacağım, ama mümkün olmayacak biliyorum.

Bu sefer affetmeyeceğim. Ağlamayacağım. Affetmeyeceğim.

''Bitti'' kelimesi hiç şu an taşıdığı anlamı taşımasaydı keşke. Bitti, ben de bittim.

29/06/2016
Zamanın içinde ama zamanı dondurmuş insanlar, mekanlar.

Bazen bazı yerlere gittiğimde adeta bir zaman tüneline girmiş ve başka bir tarihe ışınlanmış gibi hissediyorum. Güzel zamanların dokusunu hala taşıyan, bugünün yapaylığından nasibini almamış insanları, yerleri görmek beni bir anlığına da olsa koparıyor şu anki hayattan, başka bir dünyaya gidiyorum sanki.

Zaman aktıkça daha iyiye gitmiyor hiçbir şey.

Ben geçmişe doğru yürüyorum elime geçen her fırsatta. Benden seneler önce doğmuş olan herkesi kıskanıyorum.
Bazen öyle zamanlar geliyor ki içinizde olanlar -git geller, fırtınalar, dinginlikler- içinizde kalmak zorunda oluyor. Konuşmaya çalışmak, anlatmak, açıklamak, dinlemek bir şeyleri çözmekten çok felakete sürükleyecekmiş gibi. Çünkü biri, çok sevdiğiniz biri size ''Cümlelerinin beni ikna edeceği zamanları geçtik'' diyor. Bilmiyor ki ''Cümlelerim ellerimdir.'' Bilmiyor ki kelimeler yoksa aslında hiçbir şey yok. Ama yine başa dönüyor her şey. Cümlelerinizle ikna olmayan birine kelimelerle bir şeyleri anlatmaya çalışmak neyi çözer?

İçimi durdurulamaz bir Tezer Özlü melankolisi bastı.

''Nerde olacağımı, hangi kentte oturacağımı, nereye gideceğimi hiç bilmiyorum. Şimdi burada durgunluktayım.''
Sırf bir insana ait diye bir şeyi sevdiniz mi hiç? Köpeğini mesela, yastık kılıfını, yanağındaki beni, başucuna koyduğu yeşil su bardağını, cüzdanında taşıdığı dedesinin fotoğrafını sırf onun, ona ait diye sevdim ben. Kendimi hiç sevmememe rağmen sırf ona aidim diye sevdim.

Benim içim parçalara ayrılıyor sonra o parçaların her biri ulaşamayacağım noktalara düşüyor, sevgili, senden uzak kalınca.

Sensiz olunca bensiz de kalıyorum bunu anladım.

Yarım gibi, kimsesiz gibi.
''Çok büyük bir uzaklık, çok fazla olanaksızlıklar vardı sizinle aramızda; aynı oyunu oynamıştık ancak siz hala canlıydınız.''
''Onun yanında, böyle saatlerce hiç konuşmaksızın, göz göze bile gelmeksizin oturmaktan canım sıkılmazdı. Aynı masada, ayrı şeyler düşünür, bu arada sonsuz çay içerdik. Bizi bir arada tutan şeyin ne olduğunu bugün de çözümlemiş değilim.''